Bu ülkede bazı insanlar göreve gelirken öyle cümleler kururlar ki dinleyen zanneder ki yıllardır milletin derdiyle dertlenmiş, gecesini gündüzüne katmış bir halk adamı geliyor.
“Şeffaf olacağız.”
“Kapımız herkese açık olacak.”
“Milletin sesine kulak vereceğiz.”
“Bu aziz milletin hizmetkârı olacağız.”
Ne güzel sözler…
Ne büyük vaatler…
Fakat ne gariptir ki o sözleri verenlerin bir kısmı makam koltuğuna oturduktan sonra adeta başka birine dönüşüyor.
Sanki koltukta oturan kişi değişmiyor da karakter değişiyor.
Önce koridorlar uzuyor.
Sonra kapılar ağırlaşıyor.
Ardından vatandaşla arasına görünmez duvarlar örülüyor.
Ve bir gün o meşhur aynanın karşısına geçiyorlar.
Aynaya bakıyorlar…
Karşılarında artık millete hizmet etmek için görevlendirilmiş bir kamu görevlisi görmüyorlar.
Karşılarında devleşmiş bir makam figürü görüyorlar.
İşte felaket tam da o anda başlıyor.
Çünkü o andan sonra vatandaşın ulaşabildiği insan gidiyor, yerine ulaşılamayan bir makam geliyor.
Telefonlar cevapsız…
Mesajlar yanıtsız…
Randevu talepleri sonuçsuz…
Aylar geçiyor, haftalar geçiyor, vatandaş hâlâ kapıda bekliyor.
Ama işin ilginç tarafı şu:
Makam sahibi biri aradığında görüşme hemen ayarlanıyor.
Eski dostlar aradığında kapılar sonuna kadar açılıyor.
Okul arkadaşları, eş dost çevresi, hatırlı isimler devreye girdiğinde bütün engeller bir anda ortadan kalkıyor.
Demek ki sorun ulaşamamak değil.
Sorun kimin ulaşmaya çalıştığı.
Sıradan vatandaş için kapalı olan kapılar, ayrıcalıklı çevreler için sonuna kadar açık tutuluyor.
İşte asıl çürüme burada başlıyor.
Daha da vahimi, zaman zaman basın mensupları bile bu ulaşılmazlık duvarını aşamıyor.
Kamu adına soru soran gazeteciler cevap alamıyor.
Bilgi almak isteyenler muhatap bulamıyor.
Şeffaflık vaatleri ise makam odalarının kalın perdeleri arasında kaybolup gidiyor.
Peki bunun sorumlusu kim?
Makam sahibi mi?
Yoksa makamın çevresinde kümelenip kendisini devletin sahibi sananlar mı?
Bazı özel kalemler, bazı danışmanlar ve bazı koridor bekçileri zamanla kendilerini devletin kapısının memuru değil, kapısının sahibi zannetmeye başlıyor.
Vatandaşın vergisiyle maaş alanlar, vatandaşa kapı kapatıyor.
Kamu adına görev yapanlar, kamuyu koridorlarda bekletiyor.
Devletin makamını şahsi alanına dönüştürenler, adeta küçük iktidar alanları kuruyor.
Kraldan çok kralcı olanlar, bazen makam sahibini bile vatandaşın gözünden kaçırıyor.
Oysa unutulan bir gerçek var:
Hiçbir makam ebedi değildir.
Hiçbir koltuk tapulu mal değildir.
Hiçbir unvan insanı milletten üstün kılmaz.
Bugün ulaşılmaz görünenler, yarın sıradan bir vatandaş olarak aynı kapılardan içeri girmeye çalışacaktır.
O gün geldiğinde anlayacakları şey şudur:
Milletin omuzlarında yükselenler, millete sırtlarını dönerek yükselemezler.
Çünkü makamların gerçek sahibi koltukta oturanlar değil, o koltukları emanet eden millettir.
Ve milletin kapısını kapatanlar, er ya da geç kendi kapılarının da kapanacağını unutmasınlar.
